İçeriğe atla
← Tüm Yazılar
Kapak görseli

Osmanlıda Felsefenin Serencamı

Osmanlıların ilk asırlarında dinî düşünceye, vahdet-i vücutçu eğilimlerin ve felsefî tasavvufun belirleyici olduğu senkretik bir yapı hâkimdi.

Bu yapı, Fatih Sultan Mehmed döneminde yerini Fahreddîn Râzî çizgisinde şekillenen, daha sistematik ve felsefeyle iç içe geçmiş bir kelam anlayışına bıraktı. Râzî ekolü yaklaşık bir asır boyunca etkisini ve ağırlığını korudu. Böylece felsefe, Osmanlı dinî düşüncesi ile medrese geleneği üzerinde belirleyici bir konuma yükseldi.

Ne var ki, ilerleyen süreçte yaşanan iki önemli gelişme bu seyrin kesintiye uğramasına yol açtı.
Bunlardan ilki, Mısır-Şam bölgesinin Osmanlı topraklarına katılmasıydı. Mısır ve Şam, öteden beri nakilci (rivayet merkezli) ilim anlayışının baskın olduğu bölgelerdi. Nitekim bölgenin önde gelen âlimlerinden Sübkî, kelam ile Aristo felsefesinden daha zararlı iki şey bulunmadığını ifade etmişti.

İkinci gelişme ise Horasan bölgesinin Safevilerin kontrolüne geçmesiydi. Oysa Horasan’da Eşarîlik, özellikle felsefî kelam alanında derinleşmiş ve güçlü bir birikim oluşturmuştu. Bu bölgenin elden çıkmasıyla birlikte İslam dünyasında felsefî kelamın merkeziyle Osmanlı arasındaki bağ koptu.

Ayrıca Osmanlıların Safevilerle yürüttüğü fikrî mücadele, Osmanlı dinî düşüncesinin daha dar bir çerçeveye sıkışmasına sebep oldu. Felsefenin Safevilerin güdümüne girmiş olması da Osmanlı’da felsefe karşıtlığının kökleşmesini hızlandırdı.

Örneğin , Şeyhülislam İsmail Efendi, şehit düşen Damat Ali Paşa’nın felsefe ve astronomi kitaplarını kütüphanelere vakfetmenin caiz olmadığına dair bir fetva yayımlamıştı.

Tarihsel süreç içerisinde Maturidilik, Eşariliğe kıyasla felsefeye daha mesafeli bir çizgide durmaktaydı. Felsefenin kelamın dışına itildiği bu dönemde, felsefeyle temas etmeyen Maturidilik anlayışı daha fazla öne çıktı.

Ali Arslan