Atsız ve Irkçılık
Nihal Atsız, Türk milliyetçiliği düşüncesi içinde kendine özgü ve oldukça tartışmalı bir yere sahiptir. Onun yaklaşımı, özellikle millet tanımı Türkçülüğün diğer önemli isimlerinden belirgin biçimde ayrılır. Atsız, milletin kültürel ya da vatandaşlık temelli değil; doğrudan doğruya ırk, soy ve biyolojik unsurlar üzerinden tanımlanması gerektiğini savunmuştur. Bu yönüyle hem Ziya Gökalp gibi kültür temelli milliyetçilik anlayışlarını hem de Cumhuriyet Dönemi'nin resmi ideolojisini eleştirmiştir.
Atsız’ın düşünce dünyasının merkezinde ırk kavramı yer alır. Ona göre hem insanlarda hem de hayvanlarda “asalet” ve “ırk” belirleyici unsurlardır. Bu yaklaşım, Gökalp’in “ırk atlarda olur” şeklindeki görüşüyle açık bir karşıtlık oluşturur. Gökalp millet tanımını hars (kültür) ve terbiye üzerinden kurarken, Atsız bu yaklaşımı yetersiz bulmuş ve zaman zaman sert biçimde eleştirmiştir.
Atsız’ın eserlerinde, özellikle 1950 sonrasında da bu ırk temelli yaklaşımından vazgeçtiğine dair bir işaret görülmez. Aksine, millet ve Türklük tanımını istikrarlı biçimde genetik ve biyolojik temellerle açıklamaya devam etmiştir. Bu doğrultuda Türkçülüğü yalnızca bir kültür veya dil meselesi olarak değil, aynı zamanda ırkçılık ve Turancılıkla iç içe geçmiş bir ideoloji olarak değerlendirmiştir.
Onun düşüncelerinin şekillenmesinde erken Cumhuriyet dönemi, imparatorluğun çöküş süreci ve bu süreçte oluşan “yok oluş korkusu” önemli rol oynamıştır. Bu psikoloji, azınlıklara karşı tepkiyi artırmış ve Atsız’ın ırkçı söyleminin sertleşmesine zemin hazırlamıştır. Nitekim çocukluk anılarında farklı etnik gruplardan çocuklarla kavga ettiğini övünerek anlatması, bu zihinsel arka planın erken yaşlarda oluştuğunu gösterir.
Atsız üzerinde etkili olan isimlerden biri de Rıza Nur’dur. Onu “manevi babası” olarak görmesi, düşünsel çizgisinin hangi kaynaklardan beslendiğini ortaya koyar. Tıbbiye eğitimi ve ailesinin askerî geçmişi de onun disiplinli ve katı bir milliyetçilik anlayışı geliştirmesinde etkili olmuştur.
Atsız’a göre Türk olmak, öncelikle biyolojik bir meseledir: “Kan” ve “soy” belirleyicidir. Bu nedenle, kan bağıyla Türk olmayan bireylerin kendilerini Türk olarak tanımlamalarını geçersiz sayar. Bu yaklaşım, vatandaşlık veya kültür temelli milliyetçilik anlayışlarıyla açık bir çatışma içindedir. Aynı şekilde, Cumhuriyet’in asimilasyoncu olarak değerlendirilen politikalarını da eleştirir; ancak bu eleştiri, dışlayıcı bir perspektife dayanır. Çünkü ona göre farklı ırkların karışması, “saflığın bozulması” anlamına gelir.
Atsız’ın düşüncelerinde dikkat çeken bir diğer unsur, ahlaki kategorileri bile biyolojik temelde açıklamasıdır. Ona göre kahramanlık ya da ihanet gibi nitelikler dahi “kan” ile ilişkilidir. Bu yaklaşım, toplumsal ve etik meseleleri indirgemeci bir biçimde biyolojiye bağlamaktadır. Dahası, bazı metinlerinde Türk olmayanlara yönelik son derece sert ve dışlayıcı ifadeler kullanmış, hatta şiddet çağrısı taşıyan söylemlere kadar varmıştır.
Bu noktada, Atsız’ın diğer milliyetçilik teorisyenlerinden ayrıldığı görülür. Hamdullah Suphi ve Yusuf Akçura gibi isimlere mesafeli durması, Mustafa Kemal Atatürk ve Kemalist milliyetçiliğe yönelttiği sistematik eleştiriler, onun düşünsel ayrıksılığını pekiştirir. Atsız’ın Atatürk eleştirisi tepkisel değil, kendi ideolojik çerçevesi içinde ilkeseldir. Ona göre Kemalist milliyetçilik; tarihsel sürekliliği zayıf, Anadolu merkezli yani Turancı olmayan,asimilasyonist bir çizgi izlemektedir.
Nihal Atsız’ın solcuları,insan dışı varlıklar olarak nitelendiren söylemi, onun ideolojik dilinin sertliğini ve dışlayıcılığını açık biçimde ortaya koymaktadır. Solcuları “hayvanlar”, “yaratıklar”, “böcekler” ya da “en alçak vatan hainleri” gibi ifadelerle tanımlaması, yalnızca bir düşünsel karşıtlık değil, aynı zamanda düşmanlaştırıcı bir yaklaşımın göstergesidir. Bu dilin zaman zaman şiddet çağrışımı taşıyan bir noktaya ulaşması, özellikle 1980 öncesi Türkiye’de yaşanan yoğun siyasal çatışma ortamı bağlamında değerlendirildiğinde, toplumsal kutuplaşmayı besleyen unsurlardan biri olarak yorumlanabilir. Bu çerçevede Atsız’ın söylemleri, dönemin ideolojik gerilimlerini derinleştiren ve iç savaş iklimine dolaylı da olsa katkı sunan bir retorik örneği olarak ele alınabilir.